Anadolu coğrafyasında kadın, asırlardır en ağır yükleri, en derin acıları, yoklukları, göçleri, savaşları, yitirişleri sessizce göğüslemiş; bunları nefrete, isyana ya da yıkıma değil, hayata, sabra, üretime, yuvaya, geleceğe dönüştürmeyi başarmış bir figür olarak görülür.
Ne zaman biri “Anadolu kadını” dense, çoğumuzun gözünün önüne gelen; nasırlı eller, kırışık göz kenarları, sırtında odunla dağdan inen siluet, bebeğini sırtına bağlayıp tarlaya giden anne, kocasını cepheye uğurlarken gözyaşını içine akıtan gelin, evladını toprağa verip ertesi gün yine ekmek yoğuran nine… işte tam o kadın, acının içinden bal süzmeyi bilen kadındır.